İçerik

Motosikletle Konya ve Kapadokya: Üç Günlük Kaçamak

Dönüş yolunda, Kırşehir ve Ankara yönünü gösteren tabelanın yanında motosikletle mola
Dönüş yolunda, Kırşehir ve Ankara yönünü gösteren tabelanın yanında motosikletle mola

Bu gezi kafamda aylarca pişti. Sergen’le zaten konuşuyor, plan yapıyorduk. Ben Dominik’teydim, Sergen Karadeniz’de. İkimiz de gemici olduğumuz için izinlerimizi denk getirdik ve aynı tarihte memlekete indik. Onun altında bir Husqvarna Norden 901, benim altımda Transalp 750. Gerisi kolaydı: “Gidiyoruz.”

Hazırlık

Bir gün önceden motorları yıkadık, temizledik, parka çektik. Eşyaları, eksikleri, çantaları ayarladık; çanta demirlerini (sapanzet) taktık. Burada Sergen’in hakkını yemeyeyim, çoğunu o halletti.

Şunu da baştan söyleyeyim: bu, yüksek bir motorla yaptığım ilk uzun yoldu. Motoru Mayıs’ta almıştım, yani daha tanışma aşamasındaydık.

1. gün: Kocaeli’den Konya’ya

Sabah molasında park edilmiş iki motosiklet, bulutlu bir gökyüzü altında

Sabah Kocaeli’den çıktık. Başlarda acele yoktu; sohbet ede ede, keyfine gittik.

İlk uzun molamız Bilecik’te bir Petrol Ofisi’ydi. Kahve içtik, manzaraya baktık, motorların fotoğrafını çektik. Orada tuhaf, güzel bir his yaşadım. Hep yol kenarında büyük büyük motorlar görür, “kimin bunlar” derdik. O gün o abiler biz olduk.

Bilecik “Dirilişin Şehri” yazısının önünde motosikletle hatıra fotoğrafı

Yolda telefonla haberleştiğimiz bir abimiz daha vardı. O da Konya’ya gidiyormuş, bizden bir iki saat sonra Kocaeli’den çıkmış. Arkamızdan geliyor, biz yolumuza devam ediyoruz.

Köy camisi ve çanta demiri

Öğle vakti Sergen “namaz kılalım” dedi. Yol kenarında durduk, etrafa baktık; uzakta, köy gibi bir yerde bir cami gördük. Döndük, oraya gittik.

Yol kenarında durdurulmuş motosiklet, arkada ağaçlar ve boş yol

Caminin önünde durunca bir şey fark ettik: Sergen’in çanta demirinin bir parçası kopmuş, arka dişlinin tam üstünde duruyor. O hızla geldiğimiz yolda o demir oraya elle konmuş gibi durmuş, dişliye takılmamış. Elimizle aldık, kaldırdık. “Sen orada nasıl durdun?” dedik. İlahi takdir dedik, maneviyatımız biraz arttı açıkçası.

Cami hocası çıktı, selam verdik. “Nereden geliyorsunuz?” diye sordu. Filmlerde, YouTube vloglarında izlediğim o “İstanbul’dan gelen yabancılar” sahnesinin içindeydik, tuhaf bir histi. Etrafımızda köy çocukları vardı, biraz harçlık verip yola çıktık.

Sakarbaşı ve Afyon sucuğu

Eskişehir’in Çifteler ilçesinde, Sakarya Nehri’nin doğduğu yer olan Sakarbaşı’na uğradık. Suyun rengine inanamadım, fotoğraflar abartı değil.

Sakarbaşı’ndaki turkuaz renkli su ve kıyıdaki ağaçlar

Sakarbaşı’nda, suyun kenarındaki duvarda otururken

Oradan Afyonkarahisar’a geçtik. Afyon’a varmadan yol kenarında öyle güzel bir yer gördük ki durmadan geçemedik: yeşil tepeler, kıvrılan asfalt, tepede bulutlar.

Yeşil tepelerin arasında kıvrılan yolun kenarında, motosikletin yanında

Afyonkarahisar il sınırı tabelasının yanında duran motosiklet

Afyon’a gelip de sucuk yemeden geçilmez dedik. Etrafa bakındık, hediyelik eşyaları gezdik, yolluk bir şeyler aldık. Bu arada arkamızdan gelen abiyi de beklemiş olduk. Sucuk bu arada gerçekten güzeldi.

Kâğıda sarılı Afyon sucuklu ekmek

Abi yetişti, onun altında da bir Transalp vardı. Üç kişi, üç motor olduk.

Konya tabelasının önünde üç kişi ve üç motosiklet

Kendi temponda gitmek

Bu arkadaşlar benden çok daha tecrübeliydi. Açık yolda zaman zaman epey açtılar. Ben onlara yetişmeye çalışmadım, kendi temponu korudum. Yeni motorla, ilk uzun yolda gaza gelmemek lazım. Onlar bastıysa bastı; ben kendi yolumda gittim, bir sonraki molada zaten buluşuyoruz.

Yol kenarında bol bol durduk. Çok sevdiğim fotoğraflar çıktı bu molalardan, motorun yanında durduğum, arkada uzayıp giden yol. Bu gezinin bana kattığı şey biraz da buydu: rüzgârı hissetmek, Türkiye’de, kendi topraklarımda olmak, etrafı görebilmek.

Konya tabelasının altında motosikletli bir mola

Konya tabelasını gördük, sevindik. Sonra şehre daha onlarca, belki yüzlerce kilometremiz olduğunu fark ettik. Çok tuhaftı. Konya düşündüğümden çok büyük.

Konya’da ilk gece: etli ekmek ve okçuluk

Sergen Konya’da okuduğu için şehri biliyordu. Abiyle yolun bir yerinde ayrıldık. Selçuk Üniversitesi’nin konukevinde kaldık; kişi başı 1.200–1.500 TL gibi bir şey ödemiştik. Çok yorgunduk. Eşyaları attık, hemen çıktık.

Stadyumun içinde meşhur bir etli ekmekçi varmış, kapalıydı. Hemen arka tarafındaki başka bir etli ekmekçiye gittik. Saat geç olmasına rağmen dopdoluydu. Çıtır çıtırdı, bana biraz lahmacun hissi verdi. Konya’ya gidip de etli ekmek yemedik demeyiz.

Tahta tabakta dilimlenmiş Konya etli ekmeği, yanında roka ve limon

Üniversitelerin yoğun olduğu bir bölgede alışveriş merkezleri, bakımlı caddeler vardı. Açık konuşayım: Konya’ya karşı biraz önyargım vardı, “muhafazakâr bir şehir” diye. Gördükten sonra o önyargı büyük ölçüde gitti. Mimarisini çok beğendim; yolların dümdüz ve bu kadar geniş olması beni şaşırttı.

Gece ışıklandırılmış bir cami ve önündeki meydan

Gecenin sürprizi okçuluktu. Sergen’in bir okçuluk hocası var, onun salonuna gittik. Biraz sohbet ettik, birkaç ok attım. Çok başarılı olduğum söylenemez.

Kapalı okçuluk salonunda makaralı yaya ok takılırken

Mühendis tarafım burada devreye girdi: salondaki yayların çoğu makaralı (compound) yaydı. Uçlarındaki eksantrik makaralar sayesinde yay tam çekildiğinde tutması gereken kuvvet ciddi şekilde düşüyor; nişan alırken kolun titremiyor. Klasik yayda böyle bir kolaylık yok.

Duvara asılı, farklı renklerde makaralı yaylar

Sonra üniversiteye döndük, yattık, uyuduk.

2. gün: Konya’dan Göreme’ye

Sabah kahvaltımızı yaptık. Çok iyi değildi; tatmin edici değil ama yeterliydi.

Konukevindeki kahvaltı tabağı: sucuk, patates, domates, salatalık, peynir

Hazır Konya’dayız, Mevlana’ya gittik. Sabah olmasına rağmen çok kalabalıktı.

Mevlana’nın avizeli iç mekânı ve ziyaretçi kalabalığı

Sonra döner yedik. Sergen çok övdü; bence pek iyi değildi. Tipik erkek muhabbeti: “Aslında böyle değildi bunun tadı, bugün olmamış.”

Konukevinin önünde park edilmiş iki motosiklet

Öğleden sonra Göreme’ye doğru yola çıktık. Yollar yine harikaydı.

Göreme: pansiyon, gün batımı, havuz başı

Göreme’de küçük, butik diyebileceğim bir yerde kaldık. Banyonun odada olmadığı, birden fazla kişinin kaldığı bir yer. Üç kişilik odada Sergen’le ikimiz kaldık; kişi başı 1.250–1.500 TL arası bir şey ödedik, yanlış hatırlamıyorsam. Yabancı çoktu, Türk azdı. Bana servis yapan bir Alman çocuk vardı; muhtemelen gezip çalışan gezginlerden. İlginç geldi, sohbet ettik.

O akşam motorlarla bölgenin en yüksek tepelerinden birine çıktık ve gün batımını izledik. Hava kararırken peribacalarının arasındaki ışıkların tek tek yanması… O atmosferi anlatmak zor. Sergen’le saatlerce sohbet ettik.

Otele dönünce havuz vardı, “şunu değerlendirelim” dedik. Birer kahve yaptık, havuzun başına geçtik. Kore’de çalışmış bir çocukla tanıştık; bir arkadaşının düğününe mi, nişanına mı gelmiş. Konuştukça fark ettim: Göreme’de gezen insanların yüzünde stres yok. O rahatlık birbirimize de geçti. Günü kahveyle kapattık.

Havuz kenarında uzatılmış bacaklar ve bir bardak çay

3. gün: Yeraltı şehri ve dönüş

Sabah Sergen beni bir yeraltı şehrine götürdü. Girdim içine; aşırı büyüktü, beklediğimden çok daha büyük. Dar tüneller, bir kattan ötekine inen geçitler, odalar…

Yeraltı şehrinde, kapının ışığında siluet

Yeraltı şehrinin kayaya oyulmuş tünellerinden biri

En son çıkışa vardığımızda karşımda Hasan Dağı duruyordu. Kendime bir fotoğraf çektim, Instagram’da paylaştım: Hasan var, ben varım, arkamda Hasan Dağı. Üstüne bir de “Hasan” diye bir şarkı ekledim. Kendi kendime çok güldüm.

Arkada karlı Hasan Dağı ile portre

Planımız geze geze dönmekti ama Sergen’i acil aradılar; gemiye, İtalya’ya dönmesi gerekiyormuş. Gezmekten çok otobandan dönmeye karar verdik.

Yine de yolda birkaç köy, kazı yapılan antik bir yer gördük, biraz dağlara çıktık. Bir de Obruk Han’a uğradık: Selçuklu’dan kalma bir han, hemen yanında dev bir obruk. Çok güzeldi.

Her durduğumuzda aldığımız baklavadan, tatlıdan yedik. Bolu’da bile durup baklava yedik. Baklava yolda daha da güzelleşiyor, garanti veriyorum.

Bolu’da yağmur

Bolu’ya geldiğimde oturacak yerim kalmamıştı. O gün, selenin değişmesi gerektiğini anladığım gündür. Biraz durduk, sonra yağmur başladı. Kenara çektik, yağmurlukları giydik.

Otoyol kenarında sarı yağmurlukla, farları yanan motosikletin önünde

Yalan söylemeyeceğim, motorda yağmur biraz stresli. Görüş azalıyor, yol kayganlaşıyor, her şeye daha erken tepki vermen gerekiyor. Ama gittik, gayet de iyi geçti. Etrafı gezerek, durarak, sohbet ederek geldik.

Yol notları: bir dahakine kendime

Mühendis alışkanlığı, her işin sonunda “neyi öğrendim” listesi yapıyorum:

  • 500 km’den sonra mola şart. Vücut bir yerden sonra konuşmaya başlıyor. Bir dahaki uzun yolda 500 km’de mutlaka uzun bir mola.
  • Sele önemli. Kısa yolda fark etmediğin konforsuzluk, uzun yolda asıl mesele oluyor. Selenin değişmesi listemde.
  • Bağlantıları yola çıkmadan kontrol et. Sergen’in çanta demiri yolda koptu. Titreşim, cıvataları gevşetir; metal parçalar da sürekli titreşim altında zamanla yorulup çatlayabilir. Uzun yoldan önce çanta demirlerinin, cıvataların sıkılığına bakmak beş dakika sürüyor.
  • Kendi temponu koru. Tecrübeli arkadaşlarla gidiyorsan onlara yetişmek zorunda değilsin. Molada buluşursunuz.
  • Yağmurluk kolay ulaşılır yerde dursun. Yağmur başladığında çantanın dibinde aramak istemezsin.
  • Bütçe: Konaklama iki gece için kişi başı yaklaşık 2.500–3.000 TL tuttu. Yakıt ve yemek ayrı.

Üç gün, üç şehir, bol sohbet. Konya hakkındaki önyargım gitti, Kapadokya’yı bir de motorla gördüm, yağmurda sürmeyi tattım. Gezmek gerçekten güzel.

Hasan Aytaç

Yazan: Hasan Aytaç

Metalurji ve Malzeme Mühendisi · Data Engineer

Metalurji ve malzeme mühendisi, data engineer. Enerji sektöründe malzeme ve operasyon verisini doğrular, raporlar. 2015’ten bu yana web geliştirme, e-ticaret ve SEO ile uğraşır; mühendislik bilgisini araç ve tablolara, seyahatlerini notlara dönüştürür.

Bu sayfa yararlı oldu mu?

Eksik, hatalı ya da eklenmesini istediğiniz bir şey varsa bir cümle yeter; her mesajı okuyorum.

Öneri / düzeltme gönder →